Business

31 Temmuz 2013 Çarşamba

On 16:04 by tansel uğur in , , , , , , , , , , , , ,    4 comments
   Geçen gün bir duraktayım. Dolmuş bekliyorum. Kulübede beş kişiyiz. Ben ayaktayım. Yer yok. Hava kararmak üzere. Eve dönmem gerekli. Bir dolmuş geldi. Diğer dört kişi bu dolmuşu bekliyormuş. Hepsi bindi ve gitti. O güzel insanlar o güzel dolmuşta şimdi. Ben de bari oturayım diyorum ve artık boş olan yere yapayalnız oturuyorum. Diyorum ki iyi ki gitmişler ki ben de oturma fırsatı buldum. Fakat ne hikmetse benim beklediğim dolmuşlar beni almıyor. Dolmuşların hepsi dolmuş. Ağzına kadar... Camlara yapışan insanlar görüyorum. Keşke diyorlar sanki. Keşke biz de senin gibi dışarıda olabilsek. Hadi ordan gibisine bir bakış atıyorum. Bekliyorum. Biliyorum ki o dolmuş mutlaka gelecek...


   Hava artık kararmış. Hafiften gök gürlüyor. Görüyorum. Uzaklarda bir yerlerde şimşekler çakıyor. Yağmur diyorum. Yağmur bastırmadan dolmuşa binebilsem. Sonra diyorum ki, kendine gel oğlum nimetten kaçılır mı? Sonra ne yani diyorum ,ıslanıp hasta mı olayım. Ben içimde bu paranoyayı yaşarken bir adam geliyor yanıma. Biraz uzun, biraz şişman. Kırk beş, elli yaşlarında. Kirli sakalı var. Hem de sararmış bir kirli sakal. Git de şu sakallarını yıka diyorum içimden. Suratından pislik akıyor. Sanırım kirli sakal mevzusunu tamamen yanlış anlamış bu adam. Üstünde, soluk kırmızı çizgili bir gömlek var. Saçları Ömer Çelakıl'ın şaçlarına benziyor. Fakat biraz daha değişik. Karmaşık style diyebilirim. Altında siyah bir kumaş pantolon. Ayağında bir kundura ayakkabı. Beyaz çorapları görünmek ve görünmemek çelişkisini yaşıyor. Topuklarına odaklanıyorum. Topuklarıyla kunduranın arka kısmını ezerek terlik niyetine kullanıyor. Sonra farkediyor onu süzdüğümü. Dost başa düşman ayağa bakar deyimini kafamda yaşayıp ayaklarına bakmaya devam ediyorum. Elinde 33'lük siyah bir tespih var. Ve artık yanımda oturuyor. Sessizlik hakim. Sessizliği bölen tek şey tespih şaklamaları. Bir an önce dolmuş gelse de gitsem diyorum. Uzaktan bir çift far yaklaşıyor. Dolmuşu görüp ayağa kalkıyorum. Hevesle... Ama o da dolu. Tekrar yeşil çam filmlerinden kopup gelmiş bu kötü adamın yanına oturuyorum. Bana bakıp sararmış dişleriyle sırıtıyor. 'Nasıl binemedin ama hahahah' dermiş gibi... Asabım bozuluyor. Susuyorum...

   Yeğen diye sesleniyor. 'Nerden yeğenin oluyorum lan ben senin'. Diyemiyorum. Sınırlanıyorum. Sınırlarıma hakim olamıyorum. 'Buyur dayı' deyiveriyorum. Bir paket çıkıveriyor meydana. İster misin diye soruyor. Afallıyorum. 'Yok' diyebiliyorum sadece. Tedirgin oluyorum. Derken bir korna sesi. Bir taksi duruyor önümde adam apar topar biniyor arabaya. Şaşırıyorum. Ama rahatlıyorum da bir yandan. Kurtuldum artık o pislik heriften. Gözüm bir şeye ilişiyor. Evet o paket. Yanımda... Küçük bir şok daha geçiriyorum. 'İçine baksam mı ki. Ne var acaba' diyorum. Ama her pislik beklenir o adamdan. Potansiyel suçlu. Şüpheli bir paketle baş başayım. Sonra düşünüp taşınıp cebimden telefonumu çıkarıp 110'u tuşluyorum. Bir bayan çıkıyor telefona. 'Alo' diyorum. 'Yanımda şüpheli bir paket var'. Yanıyormu? diye soruyor. Hayır diyorum. 'Kapa kardeşim o zaman meşgul etme' diyor. Şaşırıyorum. Sonra hatamı anlayıp bu sefer 155'i arıyorum. Aynı sözü tekrarlayıp paketten bahsediyorum. 'Paketi tarif et' diyor. 'Siyah' diyorum. 'Bakkal poşeti. İçinde ne olduğu belli değil'. 'E neden bakmıyorsun' diyor. 'Ya patlarsa' diyorum. 'Kardeşim her gün senin gibi 10 tane manyak arıyor. Hiç bakkal poşetinin içinde bomba olur mu?' Diyor. Olmaz mı? diyorum. 'Ben olsam o poşete koymazdım. Hadi bak içine diyor.' Künyeyle müdahale etsem diyorum. Bir ses dııt dııt dııt dııt... Sanırım beni sapık sanıyorlar...

   Sonra cesaretimi toplayıp açıyorum poşeti. Gözlerime inanamıyorum. İçinde...tütün var. Bir kaç tane da sarılmış sigara... Bir insan kendine bu kötülüğü nasıl yapar? Ne yapsam diye düşünüyorum. Tekrar telefonumu çıkarıp. 171'i arıyorum. 'Alo. Sigara bıraktırma hattı mı?' -'Evet buyrun. Nasıl yardımcı olabilirim?' 'Yanımda bir paket tütün ve birkaç sigara var. Bunları uzak bir yere bıraktırabilirmisiniz?' Yine aynı ses. Dııt dııt dııt dııt. Aradığım her kurumda lakayıt tavırlar... Derken dolmuş geliyor ve biniyorum. Oturacak yer yok ve ayaktayım. Buna da şükür diyorum. Yaklaşık 25 dakika sonra iniyorum. Doğru karakola... Bakın diyorum beni ciddiye almadınız içinden ne çıktı? Nee diyor içlerinden biri buraya mı getirdin? Hemen üstüme atlıyor. Elimden paketi alırken tütün diyorum. İçinde tütün var. Oyacakmış gibi önce bana bakıyor, sonra poşete. Ne olmuş tütün varsa diyor. 'Potansiyel suç aleti' diyorum. 'Orada bıraksaydım birileri delil karartmak isteyebilirdi.' Aralarında konuşuyorlar duyuyorum. Deli olduğumu düşünüyorlar. 'Nasıl bir suç aleti anlat bakalım' diyor. Omuzlarında yıldızları olan bir tanesi sırıtarak. 'Bakın' diyorum 'şahıs önce kendini sonra ailesini ya da çevresindekileri öldürmek istedi.' Nasıl yani diyor. 'Sigara diyorum slow motion (sılov movşın) intahar şeklidir. İçtikçe hem kendini hem çevresindekileri öldürüyor zanlı' diyorum. Gülüyorlar. Ama hak veriyorlar sonrasında. Biraz muhabbet ediyoruz. Bana çay ikram ediyorlar. Bir tanesi 'rahat ol bu zamlardan sonra insanlar zaten gazeteye çay sarıp onu içerler ancak' diyor. Gülüyoruz. 

   Keşke diyorum bir paket sigara 50 tl falan olsa. Ne zaman sigaraya zam gelse mutlu oluyorum. Rahmetli dedem, zamanında birinci diye bir sigara içerdi. Yıllar önce. Çok ucuzdu. Sigarayı ucu ucuna ekleyerek yakardı. Evin içinden buharlı tren geçmiş gibi olurdu. Yahut bir sis bombasına maruz kalmış gibi olurduk. Dedem 70' inden sonra sigarayı bıraktı. 'Dede' dedim nasıl bırakabildin. 'Ameliyatta bir öbür tarafa gidip gelince... ne yapsaydım' dedi. Güldü. 'İrade meselesi' dedi. 'Geç oldu ama bıraktım...' Mekanı cennet olsun. Bir insan 70'inden sonra birinci gibi bir sigarayı bırakabiliyorsa herkes yapabilir. Bırakın gitsin şunu...Hem kendi hem çevrenizdekilerin sağlığına yazık. Sinekler bile konmuyor sigara içene nikotinden. Eve gittiğinizde çoluğunuzu çocuğunuzu öpmeyin hiç yoktan. Benim için ha sigara içen birini öpmüşüm, ha kül tablasını yalamışım bir farkı yok... İğrenç... Hem kesenize de yazık. Ortalama bir sigara paketi 7.5 tl olsun her gün bir paket sigara alan biri yılda yaklaşık 3000 tl harcıyor. Akıl karı değil.



Ne derler bilirsiniz :
 
Vakit Geç Olurda Bırakamazsan Sigarayı
Mezarının Başında Bağlayıverirler Karayı

Çok da iyi bakın kendinize. Dumansız hava sahasına doğru yol alalım. #direnhava 

23 Temmuz 2013 Salı

   Geçen günlerde bir iftara davetliydim. Kalabalık bir cemiyetti. Ortam alabildiğince uhrevi. İnsanlar birbirinin halini hatırını soruyor. Bir yandan da kulaklar Ezanı bekliyor. Artık insanlar fazlasıyla acıkmış ve susamış vaziyette. Sofralar kurulmuş. Gözler masalardaki yiyeceklere odaklanmış. Masada Yusuf dayı var yanımda. Yaşı da artık ilerlemiş kendisinin. Haliyle fazlasıyla acıkmış. Masadaki çorbaya yiyecekmiş gibi bakıyor. Yusuf dayı dedim çorba yenilmez içilir. Yusuf dayı 'nasıııll' diye tepki veriyor. Çorba diyorum içilir diyorum Yusuf dayı diyorum. Hiç anlamıyorum ki evlat seni diyor. Hiç Yusuf dayı diyorum Fener 4-0 yenmiş diyorum. Bir cacık olmaz ondan diyor. İşine geleni anlayıp cacığa bile dönüştürüyor kendisi. Açlık ikimizin de başına  vurmuş. Artık topun patlamasını bekliyoruz. Her an atılabilir. Derken masadaki misafirlerden birinin parkta oynamakta olan oğlu '-babaaa top patladııı' diye ağlayarak gelmesin mi. Yusuf dayı onu bekliyormuş Allaaah deyip çorbaya bir dalışı var. Sanırsınız rekor dalışı. Hemen tutuyorum kolundan 'dur dayı , çocuğun topu patlamış.' Yusuf dayı bana da yiyecekmiş gibi bakıyor. Korkuyorum. Susuyorum. Hemen su içmem lazım diyorum. Bekliyorum... Zaman geçmiyor...

   Hava kararmak üzere. Ağustos böcekleri temmuz ayını fırsata dönüştürmüş. Cııır cııır cıırr. Yusuf dayı dönüp hangi aydayız diyor? Ben de kendimi tutamayıp 'dolunay' deyince Yusuf dayı imalı bir şekilde bastonu gösteriyor. Tamam dayı bugün temmuzun yirmisi diyorum. 'O zaman bu böcekler neden ötüyor? Başlayacam bunların hayvancıklara koyacakları isimlere diyor'. Neden diyorum. 'Ağustos böceği diyorlar temmuzda ötüyor' diyor. 'Ben böyle çiğ işi sevmem' diyor. 'Yusuf Dayı' diyorum. Sen neden bu kadar sinirlisin açlıktan mı yoksa şekerin mi var? 'Şekerim var evlat' diyor. 'Hadi ya' diyorum. 'Bir tane versene iftardan sonra yerim' diyorum. Yusuf dayı bastonuna hamle yapınca hışımla masadan uzaklaşıyorum. 'Tamam gel bir şey yapmıycam' diyor gülerek. Ben de gülüyor diye rahatım tabi. 'Öp elimi barışalım' diyor. Öpüyorum elini ben de saygıyla. Ama, ama, aman Allah'ım elim... Yusuf Dayı bırak diyorum. Hem gülüyor, hem de dişlerini sıkıyor. Hangi ruh halinde bilmiyorum ama elimi bir halterci gücüyle sıkıyor. 'Tamam diyorum bi daha yapmıycam diyorum' kıvranarak. Aferin diyor. Oturuyorum tekrar yanına. Dayım diyorum bu ne güç. Ne yiyorsun sen? 'Ben eskiden pehlivandım' diyor. 'Bu ovada benden daha güçlüsü yoktu' diyor. Ben de 'heyyt be' diyerek elimi ensesine atıp zorluyorum. 'Kaşınma' deyince az önceki sahneyi hatırlayıp bırakıyorum haliyle. 'Şimdiki gençlik çok gevşek' diyor. 'Saygı denen bir şey kalmadı artık' diyor. Gerçekten öyle diyorum. Çevremdeki arkadaşlarımdan örnekler veriyorum. Gözlerimin içine bakıyor. Ne ima etmeye çalışıyor anlamıyorum. Kısaca bir sessizlik oluyor sonrasında. Sessizliği ağustos böcekleri bölüyor tekrar...


   Artık vakit iyice daralmış. Topa bir kaç dakika kalmış. Yusuf dayı bana dönerek sen hiç 'Aydın Efe'si gördün mü diyor? Karşında duruyor ya diyorum. Gülüyor. Ne oldu pek kahramana benzetemedin galiba diyorum. Benim genlerim de var efelik zeybeklik diyorum. 'Benim babam zamanında buraların en ünlü efelerindendi' diyor. 'Ben babamdan çok şey öğrendim' diyor. 'Efelik nedir iyi bilirim' diyor. 'Biz de hamam oğlanı değiliz' diyorum. 'Bak oğlum' diyor. 'Mangal gibi bir yüreğin olabilir yahut, böcekten bile korkabilirsin' diyor. 'Efelik bu demek değil' diyor. Nasıl yani? diyorum. 'Efelik efendiliktir evlat' diyor. He diyorum o kolay. 'Senin için zor' diyor bana. 'Sen efendi olamazsın. Fazla şımartmışlar seni' diyor. Bak gör diyorum. Karşıdaki masada biraz çaprazımızda Belediye Başkanımız oturuyor. Onun bize sırtı dönük. Sayın başkanım diye sesleniyorum. 'Efendim' diye tepki veriyor başkan. Tamam yok bir şey diyorum. Yusuf dayı gördün mü ben başkanın bile efendisiyim diyorum. 'Gevşek' diyor bana. Derken bir sesss 'gümmm' diyor...


   Yusuf dayı hemen atılıyor yemeğe. Dayı dur diyorum yoldan geçen kamyonun lastiği patladı. 'Neee diyor' bezmişlikle. Şaka şaka derken Ezan-ı Muhammedi okunuyor zaten. Yusuf dayı kendisinin kızmasına bile fırsat vermeden yemeğe başlıyor. Tabi ben de... Kurt gibi acıkmışız. Çorbamı kaşıklarken Yusuf Dayı diyorum. Kurtlar çok mu acıkır? 'Yemek başında gereksiz konuşma' deyip susturuyor beni. 'Şuradan ekmeği uzat' diyor. Ekmeği elime alıp sündürmeye çalışıyorum. Uzamıyor dayı bu diyorum. Hışımla elimden alıyor. 'Nimetle şaka olmaz' deyip enseme bir şaplak atıyor. Afiyetle de yemeğimizi yiyoruz sonrasında. Yemek bitince bana dönüp 'hadi yemek duası et' diyor. Masadakilerin avuçlarını açtırıyorum. Elhamdülillah deyip yüzüme sürüyorum. Masadakiler şaşkınlıkla bakarken Yusuf dayı o da bir şükürdür tamam diyor. Sonra kendisi bir dua serpiştiriyor üzerimize. Sonra Allah Halil İbrahim bereketi versin diyor. Amin diyoruz. Yusuf Dayı diyorum. Halil İbrahim bereketinin sırrı nedir? Başlıyor anlatmaya. 'Zamanın birinde Halil ile İbrahim diye iki kardeş yaşarmış. Halil küçük olan. Büyüğün İsmi İbrahim. Ya da tam tersi. Bunlar buğday ekip biçerek geçimlerini sürdürürlermiş. Topladıkları hasadı aralarında adaletlice paylaşırlarmış. Bir gün ağabey İbrahim evlenmiş. O yıl da buğdayı hasat etmişler. Yine yarı yarıya paylaşmışlar iki kardeş. Sonra Halil düşünmüş ağabeyim evli. Artık o bir aile geçindiriyor ve daha fazla gelire ihtiyacı var diyor. Bu yüzden kendi payının bir kısmını İbrahim'e belli etmeden onun çuvallarına boşaltıyor. Sonra İbrahim'de kendince düşünüyor. Diyor ki, kardeşim henüz bekar. Onun da evlenme vakti geldi. Onun daha çok gelire ihtiyacı var diyor. Ve o da Halil'e belli etmeden bir miktar buğdayı Halil'in çuvallarına dolduruyor. Bu olay Hak Teala'nın pek hoşuna gidiyor. Ve Allah onlara eşi benzeri olmayan bir bereket veriyor' diyor Yusuf dayı. 'İşte Halil İbrahim Bereketi'nin sırrı bu' diyor.


 Vaay be diyorum Ağzına sağlık dayı diyorum. Pek güzelmiş. 'Öyledir' diyor. 'Öyledir... Paylaşmak önemli... Gençlerde hiç yoktan yaşlılarla vakitlerini paylaşmalı' diyor. 'Belki bir şeyler öğrenirler. Yarın siz de yaşlanacaksınız. Anlayacaksınız.' diyor. 'Paylaşmak Önemli' diyor. 'Önemli'...

18 Temmuz 2013 Perşembe

   Sivrisinekler bilakis bizim gibi sıcak ve ılıman iklime sahip ülkelerin vazgeçilmez, vazgeçilmesi teklif dahi edilemez yaratıklarındandır. Fakat bu sivri familyası insan ırkıyla hiç dostane ilişkiler içinde olamamışlardır. 3000 tür çeşidi bulunan sivrilerin çığırından çıktığını anlamak çok ta güç olmayacaktır. Öyle ki nadirde olsa bazen ölümcül olabilmektedirler. Başta Afrika olmak üzere birçok ülkede sıtma mikrobunu taşıdığı ve çeşitli hastalıkların transporterlığını yaptıkları bilinmektedir. Bazı parazitik hastalıklar sadece ve sadece sivriler ile bulaşabilmektedir. Anotomilerine girmeyeceğim. Fakat yaratılış olarak müthiş bir dizayna sahipler...

   İnsan ırkı olarak sivrilerin düşmanlığını kazanacak ne yaptık inanın bilmiyorum. Sanırım bu düşmanlığı menfaatleri uğruna sivriler başlatmış olmalı. Bence hiç yoktan sivriyle müzakere yoluna gidilmeli. Ama kendimizi ağırdan satmakta fayda var. Buradan sivrilere sesleniyorum. Sizin anneniz babanız gecenin bir vakti pata küte insan avına çıkıp sizi uykunuzdan etse hoşunuza gider mi? Tabi gider zaten sizin derdiniz bu. Gelin bu işi erkek erkeğe halledelim. Duydum ki erkek sivriler hiçbir zaman ısırmıyormuş. Yani erkekler olarak medeni varlıklar olduğumuzun farkındayım. Gelin şu işi çözelim. Zaten dişileriniz çok anlayışsız. Geçen bir ünite 0 rh (-) kan sipariş edip bardağa boşaltarak yatağımın yanına koydum. Ama ne oldu? Yine tenimi delik deşik ettiler. Neymiş dudak tiryakisilermiş. Yalnız çok sinirlendim. O gün yakalasaydım hortumlarına düğüm atacaktım. Hadi ısırdın soktun bari tek bir yerden sok değil mi? Vücudumun en sert yerlerinden ısırmak hoşunuza mı gidiyor? Daha dirseğimi kaşımaya başlamadan alnımdan ısırmanıza ne demeli? Hadi ısırdınız bari edebinizle çekip gidin. Ama nerdeee? Sizi hiç anlamıyorum. Direk gel sok ve git. Sabaha kadar kulağımın dibinde 'nasıl soktum ama hahahah' diye vızıldamanıza ne gerek var?


   Falan filan derken düşündüm ki? Bu sivrilerin görevi de bu. Zira ilk savaş alet ve edavatlarını biz çıkarttık meydana. Siz hiç bir sivrinin ekipmanlarıyla taarruza geçtiğini gördünüz mü? Ama terlik deseniz biz de, kıvrılmış gazete ya da dergi deseniz bizde, sinek ilacı deseniz bizde. Zaten galiba da bu sinek ilaçlarını sinekleri kandırmak için yapmışlar. Düşünün eczaneden kendiniz için ilaç alıyorsunuz ve zehirleniyorsunuz. Zavallı hayvancıklar da sinek ilaçlarının kendileri için yararlı bir ilaç olduğunu düşünmüş olmalılar. O yüzden ihanete uğradığını düşünüyor olabilirler. Onlarda bu ilaçlardan etkilenmemenin formülünü bulmuş olmalılar ki, geçen bir tanesine sıktığımda diğer kanadını kaldırıp abi biraz da buraya sıksana gibisine laubali hareketlerde bulunuyordu. Çok ayıptı...

   Fakat bir şekilde sivrileri de savunmalıydım. İnsanlık çığırından çıkmıştı artık. Geceleri belediyeler ilaçlama yapar olmuştu. Çevredeki bataklıklar sivriler çoğalmasın diye kurutuluyordu. Bir şeyleri bahane ederek sivrileri savunmalıydım. Tabi ya buldum. Bataklıklar kurutulursa içindeki sazlık ya da üç beş ot da kuruyacaktı. Herhalde daha iyi bir bahane bulamazdım. Hemen sosyal medyayı açıp #dirensivri etiketiyle bir kampanya başlatmıştım. Ama üç beş kişiden öteye gidememişti. Buna rağmen vızır vızır international kanalı bu olayı bomba haber gibi göstererek beni haklı buluyordu. Hoşuma gitmişti. Eh sivrilerin ileri gelenleri de cebime üç beş bir şeyler koyunca daha ne olsundu. Derken iş sivrilerin taleplerini sunmaya kadar gelmişti. Belli başlıları şöyleydi. 1-) İnsanlar vücuduna sprey sıkmasın kendimiz için demiyoruz sağlığa zararlı 2-) Kapı ve pencerelere sineklik, tel ve tüller asılmasın çünkü evinize yeterli oksijen girmiyor. 3-) Vücudunuza şeker sürün çünkü böylelikle cildinizi koruma altına almış olacaksınız. 4-) Biz vampir lobisi ile birlikte çalışmıyoruz. Ne alakası var canım a aaa.. Daha neler. Katiyen hayır. Olmaz öyle şey. Yalan o yalan...(yerseniz). Sivrilerin talepleri bunlardı. Ama ortalık daha fazla karışmalıydı. Hemen çatal kaşık eylemine başladım. Ama bu masonik bir sembolden öteye geçememişti. Ama masonları memnun etmeyi başarmıştım hani. Fakat hayvan hakları savunucularını bir türlü işin içine çekemiyorduk. 'Sivriler hayvan değil mi' ajitasyonu da işe yaramamıştı. Hemen olaya müdahale edip #VuranAdam eylemini başlattım. Elime bir sineklik alıp nerede sinek avcısı varsa onlara vurmaya başladım. Sineklik tam işe yarıyor derken sinek avcılarının sabrının taştığını nerden bilebilirdim. Hemen sinek ilacıyla müdahele ettiler. Neyseki yanımda limon vardı gözüme sıkınca etkisi kayboldu. Ama sinek avcılarından bir iki tanesini öldürmeyi başardım. Sonraysa olan oldu. Niye suçlu konumda oldum hiç anlamadım...

   Ne derler bilirsiniz:
   Ne zaman işler yolunda gitse tıkır tıkır
   Taarruza geçiverir sivriler vızır vızır

   Genç Sivriler Rahatsız Olmasın diye..

12 Temmuz 2013 Cuma

   Bir yıllık bir kirlenip paslanma sürecinin ardından şükürler olsun ki yine Ramazan-ı Şerife ulaştık. Ramazan ayı biz müslümanlar için eşi bulunmaz bir nimettir. Düşünün ki gün boyunca toz toprak ya da pislik içinde bulunmak zorunda kalıyorsunuz. Ve çalışırken bir an önce akşam olması için dua ediyorsunuz.  Akşam eve geliyorsunuz. Ne yaparsınız? Tabi ki bir an önce yıkanıp temizlenmek istersiniz. İşte mübarek Ramazan ayı da tıpkı gün boyu akşamı beklediğimiz gibi yıl boyu bu ayı beklediğimiz ya da beklememiz gereken bir aydır. Zira yıl boyunca yeterinden fazla kirleniyoruz. Şimdi temizlenme vakti...


   Mübarek Ramazanı bizler iple çekerken bir de ramazanın bitmesini iple çekenler vardır. Evet şeytandan bahsediyorum. Yıl boyunca bize nefis vesilesiyle yapmadığını bırakmayan iblisin bu ayda elini kolunu bağlamış bulunuyoruz. Madem elini kolunu bağladık, yokluğunu fırsata dönüştürmeyelim mi? Onun bize bir yılda yaptığından fazlasını biz ona bir ayda yapalım. Zamanımızı iyi değerlendirelim. Dostluğumuzu, kardeşliğimizi pekiştirelim. Küs ya da dargın olduklarımızla barışalım. En azından deneyelim, ne çıkar? Fakat şeytanın insani çıraklarına da dikkat edelim. Bizi ramazan kampanyası gibi oyunlarla tuzağına düşüremesinler. Bir de medyamızın onları pohpohlamasına izin vermeyelim. Zira haberlerde oruç tutmadığı için dayak yedi cümlelerini duymamıza zannediyorum ki az kaldı. Bu ayda acı haber duysak ta tatlı haberleri yayalım. Milleti galeyana getirici paylaşımlardan uzak duralım. Biz olalım, bir olalım, iri olalım, diri olalım. A için bir olay olduğunda gıkımızı çıkarmıyorsak aynı şey B için olduğunda olayı göklere çıkarmayalım. Adaletli olalım. En azından bu ayda medya denilen menetin (kartel) oyununa gelmeyelim. Uyanalım, uyanık olalım, uyanık kalalım...

   Ramazan'a 11 ayın sultanı diyoruz ya, gerçekten öyle. Çünkü bu ayda aldığımız her nefes bizim için fırsattır. Bu ay bize sevmeyi öğretir. Sevilmeyi öğretir. Kardeşliği öğretir. Dostluğu öğretir. Komşuluğu öğretir. İnsan olmanın hazzına varmayı öğretir. Fakat ramazanda beşeri olarak en çok neye önem verilmelidir derseniz, derim ki çocuklara önem verilmelidir. Bir çocuğa ramazan sevgisi aşılanırsa o çocuk bir fidan misali büyüyüp ağaca dönüşüp meyve vermeye başlayacaktır. Yoksa İsrail'in her yere diktiği gargat ağacına dönüşmesi muhtemeldir. Ben şahsen çocukluğumdaki ramazanları özlüyorum. O yüzdendir ki Ramazan'a sahip çıkmaya çalışıyorum. Ama çocukluğumda Ramazan sevgisini ve edebini görmeseydim şu an bunun kıymetini muhtemelen bilmiyor olacaktım. Hani diyorlar ya ağaç yaşken eğilir diye. Gerçekten öyle. Çocuğun gücü yettiğince oruç tutturulmalıdır. Bunu da tekne orucu dediğimiz yöntemlerle alıştırarak yapmak en güzelidir. Fakat bazı ebeveynlerimizin yaptığı gibi bugün okulu var oruç tutmasın, bugün tatili biraz dinlensin gibi bahanelerle oruç tutturmazsak, tabi sağlık sorunu da yoksa çocuğumuza kötülük etmiş oluruz. Pedagoglara göre oruç çocuğun iradesini güçlendirmektedir. Bizler için de eşsiz faydaları vardır. Sıhhat açısından oldukça yararlıdır.

   En başta biz bireyler olarak sevmeyi öğrenmeliyiz. Böylelikle eşsiz bir Ramazan ayı geçireceğimize inanıyorum. İnsanı sevmek zaten en baştaki görevlerimizdendir. Fakat aç kalmayı sevmek, iftar sofrası hazırlamayı sevmek, Ramazan alışverişi yapmayı sevmek, namaz kılmayı sevmek, Kur'an okumayı sevmek, komşu ve akrabalarla iftar açmayı sevmek, teravih namazını sevmek, iftar saatini beklemeyi sevmek, Ramazan pidesini sevmek, karnımızın acıkmasını sevmek, dostlarla sahurlayıp muhabbeti sevmek, kendini sevmek, Resul'u sevmek, Allah'ı sevmek... Hiç bir tanesini tabir etmenin mümkünü yoktur. Sevgi kavramının soyut bir kavram olmasının güzelliğini bir kez daha anlıyoruz böylece...

   Ramazan'ı coşkuyla yaşarken bir de Rabbimiz'in bize bu emri niçin verdiğini anlamamız gerekir. Ne diyor Ramazan : Amacım sizi aç bırakmak değil. Amacım size açı anlatmak... Öyle ya 21. yüzyılda yaşıyoruz ve hala insanlar dünyada açlıktan ölüyor. Onların halini anlamamız için halleriyle hemhal olmaktan daha güzel bir çözüm var mı? Peki onları ne kadar iyi anlayabiliyoruz? Sizin hiç temiz su bulamadığı için sıtmaya yakalanan çocuğunuz oldu mu? Açlıktan midesi sırtına yapışan bir çocuğunuzu kendi ellerinizle mezara bırakmak zorunda kaldınız mı? Ya da hiç susuzluktan bir hayvanın idrarını içmek zorunda kaldınız mı? Allah göstermesin. Ama biz bu insanları oruçluyken anlayamazsak başka ne zaman anlayabiliriz? Bizim ülkemizin tek derdi bir kaç ağacın taşınmasına tahammül edemeyip sokaklara dökülmek mi? Ufacık şeylere bu kadar parlayabiliyorken, açlıktan ölen Afrika için, yıllardır İsrail barbarlığına maruz kalan Gazze ya da Filistin için, Burma'daki, Myanmar'daki diri diri yakılan kardeşlerimiz için, Doğu Türkistan'daki Çin zulmü gören Urumçi için, gıkımız çıkmıyor ve ülkemizdeki olur olmaz şeylere ayaklanıyorsak adalet anlayışımızın ne boyutta olduğunu bana anlatabilir misiniz? Ha ara sıra Afrika'ya yardım için ilaç kampanyası başlatıyoruz. Ama ilaç kutularının üzerinde tok karnına yazıyor. Komediye bakar mısınız?




   Cümlemizin Ramazan'ı Mübarek Olsun Dostlarım. Ama Ramazan sadece bize gelmesin...

11 Temmuz 2013 Perşembe

On 23:06 by duygubatga   No comments
Hüzün mevsimine girmiş bulunmaktayız.
Son dönemlerde yaşanan olaylar hiç de iyi değil..güzel değil..mutlu değil.
Gündem:Gezi parkı.
Direnenler ve direnmeyenler.
19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz maalesef direnemedi.Ailesine ve sevdiklerine başsağlığı ve sabır diliyorum.Bitti mi ? Buraya kadar mı ? Ne olucak şimdi? Kim hesap vericek? Niye bu kadar basit gelişiyo herşey ? Yaşananlar...olanlar çok mu sıradan çok mu basit.
Evet Ali uyanamadı belki ama biz uyanalım.Uyanmalıyız.Uyandırmalıyız!!!
Düşünsenize Ali sizsiniz ve öldünüz.Rahat mı uyuyorsunuz şu an..Daha 19 yaşındaydınız oysaki.Türkiye'nin en güzel üniversitesini okuyordunuz.Önünüz de koca yıllar ve yapmanız gerekenler vardı,hayalleriniz umutlarınız vardı.Yarınlarınız vardı..düşleriniz vardı..Ümitle bakıyordunuz hayata. Daha 19 yaşındaydınız oysaki..
Aileniz vardı.Sizi özleyen bekleyen arkadaşlarınız vardı.Ölmek için daha çok erken değil mi?
Düşünsenize Ali sizsiniz ve öldünüz.Rahat mı uyuyorsunuz şu an..
Uyuyamıyorsunuz değil mi?
 

10 Temmuz 2013 Çarşamba

On 13:14 by duygubatga   No comments
Ali İsmail Korkmaz 19 yaşında üniversiteliydi, 1 ay önce Eskişehir'de, biber gazından kaçarken sopalarla dövüldü yoğun bakımdaydı bugün öldü ! insandı !

Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü 1'inci sınıf öğrencisi Ali İsmail Korkmaz, Eskişehir'de geçen 2 Haziran Pazar gecesi Gezi Parkı eylemine destek için Ak Parti il binasına yürüyen yaklaşık 4 bin kişinin bulunduğu kalabalık arasında yer aldı. Polisin boyalı basınçlı su ve biber gazlı müdahalesinin ardından ara sokaklara kaçan Ali İsmail Korkmaz, iddialara göre burada sivil giysili 5-6 kişinin saldırısına uğradı.
Elim daha fazla yazı yazmaya razı gelmiyor.Şu anki isyanım ve öfkemden dolayı hiç birşey bulamıyorum..
Üzgünüm çok üzgünüm hemde..


On 00:08 by duygubatga   5 comments
Artık sıcak bir merhaba ile güne başlamıyoruz son zamanlarda farkında mısınız?
Evlerimizden çıkmadan açtığımız televizyonlardan yayılan negatif enerji yüklü yürek dağlayan haberler ve okuduğumuz gazetelerden yansıyan şiddet haberleri ile güne nasıl sevecen başlanır ki? Birbirimize yan yan bakmaya, ufacık bir kıvılcımda alev almaya ,siz ve biz olmaya başlayalı o kadar uzun zaman oldu ki..
Geçtiğimiz günler de bir haber okudum ve yine şok geçirdim..Yine katliam ve yine kadına şiddet!
28 yaşındaki B.K eski kocası tarafından sokak ortasında bıçaklanarak öldürülüyor. Yanında mini kızı var ve annesini ağlayarak uyandırmaya çalışıyor..işte bu sahne de bende ağlıyorum.Yanımda bulunan
 anneme sıkıca sarılıyorum. Ama o kücük masum bebeğin maalesef böyle bi şansı yok.Elinden alıyorlar bazı insan dışı varlıklar !
Maalesef ülkemiz de bu tür olaylar hala devam ediyor.Eğer hiç birşey yapmazsak devam edicek.
Peki ne yapmalıyız? Gercekten devletin yürüttüğü kadına yönelik faaliyetlar yeterli derecede işlerlik kazanıyo mu? Dernekler,vakıflar,sığınma evleri ve daha niceleri..

Türkiye'mizin hemen hemen her yerinde faaliyet gösteren Kadın Dernekleri son zamanlarda calışmalarını iyicene arttırmış durumda.Bu durum olumlu olsada yeterli değil.Kadın Hakları yeterli derecede araştırılmalı ve bu derneklerin yerleri,itibarda bulunabileceğimiz kişileri bilmeliyiz.
Yan komşumuz durmadan kocasıyla kavga ediyor ister istemez bizde kulak misafiri oluyoruz.Bazen şeytan diyor eline al sopayı giriş adama.Niye sesimizi çıkartamıyoruz? Korkudan mı bize ne gibilerinden mi karışmak mı istemiyoruz..Peki ya şiddete uğrayan kadınlar onlarda mı korkuyorlar ?
Evet korkuyorlar,çok korkuyorlar hemde..bilmiyorlar,gizleniyorlar,susuyorlar,kaçıyorlar..
Şimdi dayanışma vakti.Elele olup yardım etme vakti.Susma değil çığlık olma vakti!


Karakola gitsen polis, kocandır diyor.
Mahkemeye çıksan; hakim, yuvandır diyor
Alttan alsan bile işler sarpa sarıyor
kadınlara şiddete şiddetle hayır! ..

Adın ayşe fatma jale ya da neyse ne
Ne kimliğin var, ne adın,ne de söz hakkın
Nihayet bir yüzüğü, parmağına taktın
Kadınlara şiddete şiddetle hayır

Yaradılışta erkeğin eğe kemği,
Harcasa da yaranamamaz onca emeği
İş olsun diye vermişler pembe kimliği
Kadınlara şiddete şiddetle hayır
                                                    DİLEK BİLGA


Son olarak ben de şiddete HAYIR diyorum ya SİZ?


9 Temmuz 2013 Salı

   

   Vampirler... Korkunç, ürpertici, vahşi yaratıklar. Hepimiz vampirler hakkında birçok hikaye okumuş ya da dinlemişizdir. Son zamanlardaysa önüne geçilemeyen bir vampir-film hastalığı var. Aslında bunların çok ilgi çekici filmler olduğu  su götürmez bir gerçektir. Yapımcılar da bu konudan ziyadesiyle yararlanmaktalar. Peki bu durum vampirlerin ne kadar hoşuna gitmektedir? İnsan hakları denen bir şey var neticede. Tabi vampirleri insan sayarsak... Ben vampirlerin bu filmlerden haz etmediklerini sanıyorum. Düşünün ki bir efsanesiniz. Yıllar geçtikçe halk ağızdan ağıza ne kadar güçlü, cani ve cüzzamlı olduğunuzu yayıyor. Namınıza nam katıyorsunuz. Derken bir gün filmleriniz dönmeye başlıyor ekranlarda. Peki ne oluyor? Halk size zamanla alışıyor. Öyle ki o korkunç filmlerinizi izlemek için can atıyor. E nerede kaldı caniliğiniz, heybetiniz? İki paralık oluyorsunuz. Yerin dibine sokuluyorsunuz. O gece uyumadıkları için sizinle korkutulan çocukların gözünde bile rezil, kepaze oluyorsunuz. Bu durumu içerlemez miydiniz?

   Yaşam tarzlarıyla da insanlardan oldukça farklı yaratıklar bu vampirler. Bir vampir düşünün ki gün ışığına çıkamıyor. Böylesi bir mahlukatı şişirmenin mantığı ne? Nerede kaldı heybetin hey gidi koca Dracula? Sen ancak geceleri gez toz. Oğlum hasta olursunuz lan. İnsan vücudunun belirli oranda güneş ışınlarına ihtiyacı var. Sonra cildimiz neden böyle sarkmış, yok efendim neden bu kadar gerginiz. Sonra estetiğe tonla para döküyorsunuz. Olmadı estetik cerrahının kanını döküyorsunuz. Gerçi döktüğünüz kanı da israf etmeyip içiyorsunuz. Bu yönünüzü takdir ediyorum bak. Ama koca adamsınız. Tabutlarda uyumalar, haçtan, sarımsaktan falan tırsmalar, gümüşten köşe bucak kaçmalar falan hiç yakışıyor mu? Bir aynada heybetinize bakın ayıp yahu. Ama sizin yansımanız yoktu ki değil mi? Yani ne kıymeti kaldı o zaman vampirliğinizin? Yüzyıllarca yaşayıp ne yapacaksınız hem? Bir de o kurt adamlarla birbirinizi yemeniz yok mu? Beter olun... Hem o kurt adamlara da bir çift sözüm var. Oğlum insan mısınız? Kurt musunuz? Önce bunun kararını bir verin. Yok efendim dolunay çıktı kurt adama dönüşeyim. Yok efendim dolunay çaktı insan olayım. Ayıp be. Önce karakteriniz bi otursun. Hem öyle dolunay var diye uluyup milleti rahatsız etmeye ne hakkınız var. Azıcık insan olun insan...

   Kan Emici Devletlere Saydırırken Vampirleri İncitmeyin!

   Vampirler, çok fazla insanlarla haşır neşir olan bir topluluk oldukları için hisli mahluklardır. Dikkat edin hiç bir vampir sizi parçalara ayırarak etinizden ve sütünüzden faydalanmaz. Peki ne yapar? Usulca boğazınızın yan tarafından kavrayıverir ve kanınızı içer. Sizse yek vücut olarak kan kaybından ölürsünüz. Ya da vampirimiz sizi kendilerine layık görürse sizi de vampire dönüştürebilir. Ayrıca bu vampirlerde büyük teknoloji var vesselam. Çünkü insan kanının grubu ne olduğuna bakmaksızın kanını içiyor ve bundan fayda sağlıyor. Siz hiç 0 rh (-) kan grubuna sahip bir insana a rh (+) kan nakledildiğini duydunuz mu? Tabiki de duymadınız. Demek ki vampirlerin iç organlarından birine kan transformatörü (dönüştürücü) entegre edilmiş. İnsanoğluna da böyle ileri düzey teknoloji yakışır artık. Bir de dünyada çeşitli bahanelerle kan dökmeye bayılan emperyalist ülkeler mevcut. Yok demokrasi getirecem, yok terörü bitiricem, yok petrol alıcam derken mecazi anlamda vampire dönüşüyorlar. Bu tür söylemlerse vampirleri ziyadesiyle üzüyor. Aman dikkat diyelim. Fakat bence yine de masum ülkeler bunlara karşı sarımsak dikmeli ve bu ülkelerin başkanları ve ileri gelenleri boyunlarına sarımsak asmalıdır. Bu yöntem emperyalist ülkeleri sizden uzak tutacaktır.

   Vampirlerin Soyu Nereye Dayanıyor?

   Anlatılanlara göre vampirlerin soyu 3.Vlad'a dayanmaktadır. Peki kimdir bu Vlad? Osmanlı zamanında Eflak ve Boğdan beylikleri ele geçirilince Vlad'ın babası Vlad'ı kardeşi Radu'yla beraber rehin olarak Osmanlı'ya vermiştir. Vlad ve Radu Şehzade Mehmed'le (Fatih Sultan Mehmed) beraber Osmanlı saraylarında yetişmiştir. Vlad, Şehzade Mehmed'le çok iyi dostluk kurmuştur. İkisi beraber enderun da eğitim almışlar ve bir rivayete göre kan kardeşi olmuşlardır. Vlad neredeyse bir Osmanlı Şehzadesi gibi eğitilmiş yönetim ve askeri alanda da farksız bir eğitim almıştır. Bir gün 2. Murat ölünce Şehzade Mehmed 2. kez tahta çıkarak padişah olmuştur. 21 yaşında İstanbul'u fetheden Fatih 1456 da Vlad'ı Eflak valisi yapmıştır. Başta Osmanlıya sadık olan Vlad'a sonradan bir haller olmuştur. Ve insanlara zulmetmekten zevk duyar hale gelmiştir. Ayağına gönderilen Osmanlı elçilerine kavuklarını çıkarmadıkları için kavuklarını tepeden başlarına çiviletmiştir. Trabzon'a sefere çıkan Fatih'in yokluğunu fırsat bilip. Eflak sınırlarını aşarak binlerce Osmanlıyı kazıklara oturtmuştur. Bu nedenle Kazıklı Voyvoda olarak da bilinir. Fatih bu durumu haber alıp atını o yöne sürdüğünde gördüğü manzara korkunçtur. 5 km boyunca kazıklara dizilmiş Osmanlı halkı...Sadece Osmanlı'ya değil kendi halkına da işkence etmiş ve kıyım yapmıştır Vlad. Fakirlere yemek daveti verip hepsini bir salonda yaktırtmış ve bu durumu izleyip ziyafet çekmiştir. Mideye bakar mısınız? Fatih'in ordusuyla üstüne geldiğini duyan Kazıklı Voyvoda yanına 10 bin kişilik bir ordu alarak ormana çekilmiştir. Ve ne kadar kuyu varsa hepsini zehirlemiştir. Osmanlı ordusu da susuzluktan sersefil olmuştır. Bir gece ani bir baskınla iyi derecede Türkçe bilmesinin de yardımıyla Osmanlı ordusunun içlerine kadar sessizce girmiş son anda Yeniçerilerin uyanıklığıyla 7 bin zayiat vererek kaçmıştır. Sonrasında Macar'lara esir düşmüştür. İşte ecdadımız böylesine bir cani ile uğraşmıştır. Vampir efsaneleri de Vlad'dan esinlenmiştir. Dracula adıyla vlad simgelenmektedir.
 
   Şimdi ise bir film çekiyorlar. 2014 de vizyona girecek olan filmde bir nevi Vlad yani Kazıklı Voyvoda ya da Macarların tabiri ile Kont Dracula masum gösterilmeye çalışılmaktadır. Daha da kötüsü onu şeytanileştirenin Fatih Sultan Mehmed olduğu anlatılmaktadır. Buna tabiki de inanamayız fakat mesele bu cesareti gösterebilmeleri. Aslında bizden yüz buluyorlar. Biz dizilerimizde ya da filmlerimizde ecdadımızı o kadar küçük düşürüyoruz ki. Onlar da bunu fırsat bilip bizden öc almaya çalışıyorlar. Zira kendi halkı Vlad'a cani ismini vermiş. Macarlar Dracula yani şeytan demiş. Biz zaten Kazıklı Voyvoda demişiz. Ve suçlu dedem oluyor öyle mi? Fazlasıyla tuhaf. Ecdad tarih yazmış evlat okumaktan aciz... Yalan yanlış dizilerle uydurulmuş tarih kitaplarıyla bunu ancak biz başarabilirdik. Aferin bize...


   Peygamber övgüsüne mazhar olmuş. Gemilerimizi karadan yüzdürmüş. Çağ açıp çağ kapatan komutan Fatih Sultan Mehmed Han... Ruhu Şad olsun... İnşaallah bir daha bunlara fırsat vermeyiz...

   Ne derler bilirsiniz:
Dikilmişse karşına en azılı bir vampir
As boynuna sarımsak korksun tir tir..

Görüşmek üzre, kendinize iyi bakın dostlarım. Gıdışlara mukayyet olun..



 
 



7 Temmuz 2013 Pazar

On 23:26 by duygubatga   No comments
Hayatımızın çok önemli bir bölümü işte geçiyor. Günde 8-9 saatten hesaplanacak olursa; haftada 45 saat, ayda 180 saat, yılda 2160 saat, 25 yılda 54000 saat ve belki de çok daha fazlası … Peki, yaşamımızda bu kadar çok ve önemli yeri kaplayacak iş yaşamına başlangıç yapmak için planlama yapıyor musunuz? Planlama için ne kadar zaman ayırıyorsunuz?

Aslında mesleğinizin uygulama alanları mezun olduktan sonra değil daha henüz öğrenci iken araştırılması gereken çok önemli bir konudur. Bu süreçte sizin mezun olacağınız bölümden mezun olmuş kişilerin ne iş yaptıklarını mutlaka araştırın. Mezun olmuş, çalışma hayatına atılmış kişilerle tanışın, sohbet edin. Mesleğinizle ilgili kitap, dergi, yayınları ve varsa fuarları takip edin. Tatillerinizde kısa da olsa staj imkanlarını mutlaka araştırın. Okulunuzu bitirdiğinizde ne istediğinizi, ne yapacağınızı netleştirmişseniz bu süreci çok daha bilinçli yönetebilirsiniz.

İlk aşamada başvuruda bulunduğunuz şirketin elinde, sizin hakkınızdaki tek kaynak özgeçmişiniz olacaktır. Bir özgeçmiş için ayrılan ortalama sürenin 45 saniye olduğu göz önünde bulundurulacak olursa, iyi bir özgeçmiş;  
  • Sizin kim olduğunuzu
  • Ne bildiğinizi
  • Ne tür becerileriniz olduğunu
  • Bugüne kadar neler yaptığınızı
  • Bundan sonra ne yapmak istediğinizi anlatan bir özet olmalıdır.
Hazırlayacağınız özgeçmiş;
  • Basit olmalı
  • Kısa Olmalı
  • Kolay Okunmalı
  • Başvurulan Pozisyonla İlgili Olmalı
  • Ön yazı mutlaka kullanılmalıdır.
  • Özgeçmişinizde ön yazı ya da diğer bir ifadeyle kapak yazısı (cover letter) mutlaka bulunmalıdır. Belli kalıplar ve formatlarla yazılmış özgeçmişlerinizi ön yazı sayesinde farklılaştırabilirsiniz. Bu yazıda sizin şirketten beklentilerinizi değil, sizin bu şirket ve bu pozisyon için neler yapabileceğinizi anlatan anahtar sözcükleri kullanmalısınız. Bu sayfada kişisel pazarlama vurgunuz olmalıdır. Başvurulan pozisyona ilginizden, bu konudaki beceri ve deneyimlerinizden, kişilik özelliklerinizden bahsedebilirsiniz. Ön yazı kısa olmalıdır. Özgeçmişinizde yazılmış olan bilgilerin tekrarı niteliğinde olmamasına dikkat ediniz. Ön yazıyı yazmış olmak için asla yazmayınız. Daha önce internet siteleri aracılığıyla yapılan iş başvurularında bize gönderilmiş olan bazı başarısız ön yazı yerine kullanılmış örnekler:
    • Bilginize…
    • Merhaba, sizlerle çalışmaya adayım. Saygılarımla…
    • Merhaba ehliyetim yok ama diğer niteliklerde kendime güveniyorum saygılarımla....
    • iş arıyorum
    • SLM
    • Özgeçmişimi okumanızı rica ediyorum. SAYGILARIMLA
    • MERHABA.
    • Başarılı değerlendirmeler
    • Cumartesi görüşebilirim.
    • Sayın ilgili ilanınızdaki pozisyon ile ilgileniyorum en uygun zamanda görüşüp iş hakkında konuşmak isterim gösterdiğiniz ilgiye şimdiden teşekkür ederim, saygılarımla … (gerek özgeçmişinizde gerekse yazdığınız ön yazıda imla hataları olmamasına özellikle dikkat ediniz)
    •  
VE İŞ GÖRÜŞMESİNE ÇAĞRILDINIZ……

İşte bu süper haber!!!

Şunu bilmelisiniz ki; aranılan pozisyon için başvuru yapan herkes görüşmeye çağrılmaz ve sizi çağırdıklarına göre sizin bu işi yapabileceğiniz tahmin edilmektedir.

Şimdi mülakata ön hazırlık yapmanın zamanıdır. Kasım ayında yazdığım yazıda uzun uzun kendinizi tanımak ve hedeflerinizi belirlemek hatta bunları bir deftere kaydetmekten bahsetmiştim. Eğer kayıtları tutmaya başlamışsanız işiniz kolay. Şimdi yeniden yazdıklarınızı gözden geçirin. Ve görüşmeye gitmeden mutlaka kendi kendinize veya bir yakınınıza prova yapın. İş görüşmesinde kendiniz hakkında neler anlatmak istiyorsunuz? Karar verin ve onları en iyi şekilde anlatın. En çok vurgulamak istediğiniz şeyi en iyi şekilde ifade edin. Kendiniz hakkında 30 kelimelik bir konuşma hazırlayın. Hem iş görüşmesi hem de bulunduğunuz ortamlarda sizi en iyi anlatacak cümleleri önceden hazırlamış olmanın rahatlığını yaşayacağınızdan eminim. Başarılarınızla ilgili neler söyleyebilirsiniz? Okul yıllarında yapmış olduğunuz organizasyonlar da sizin başarılarınızdan olabilir. Size sorulduğunda zayıf/güçlü yönlerinizle ilgili neler söyleyebileceğinizi tekrar gözden geçirin. En önemlisi de yalan söylemeyin ve dürüst cevaplar verin. Mutlaka sizin de şirket hakkında soracağınız sorular olacaktır. Daha sonraki aşamaları beklemeyin şimdiden hazırlayın ve sorun. Ancak bu soruların şirket hakkında bilgilenmenizi sağlayacak sorular olması önemli.

İş görüşmesi yapılacak yerin tam adresi ve nasıl ulaşılabileceğini mutlaka öğrenin. Görüşmeyi yapacak olan kişinin ismi ve pozisyonunu sizi davet ettikleri sırada sorunuz. Ayrıca firmanın telefonu da herhangi bir geç kalma durumu için yanınızda bulundurmalısınız. İş görüşmesine giderken özellikle dikkat edilecek noktalar;

  • İş görüşmesine vaktinde gidin
  • Dış görünüşünüze özen gösterin
  • Kendinizden emin olduğunuz mesajını veren bir beden duruşu sergileyin.
  • Güler yüzlü olun ve görüşmecinin elini güvenle sıkın
  • Dinlerken de konuşurken de göz teması kurun
  • Kollarınızı kavuşturmayın
  • Arkanıza yaslanarak rahat oturun
  • İyi bir dinleyici olun, görüşme yapan kişinin sözünü kesmeyin
  • Kendiniz ve özellikleriniz hakkında olduğunuzdan fazlasını göstermeye çalışmayın. Yalan söylemeyin. Gerçek olmayan bilgi her aşamada ortaya çıkabilir.
  • Sesinizin duyulabilir olmasına dikkat edin
  • Heyecanınızı kontrol altına alın.
  • Kimi zamanda iki-üç yıldır iş arayan ancak bu dönemi boş geçirmemek için, donanımını artırmak, kendini geliştirmek için sonu olmayan bir kurs-sertifika programları içerisinde vakit geçiren adaylarla karşılaşabiliyoruz. Gerçekten çalışmayı düşündüğünüz sektörde şart olan ancak sizin sahip olmadığınız hangi konuda eksikliğiniz varsa onu gidermeye çalışın. En az bir yabancı dil bilmek önemli. Diyelim ki işletme mezunusunuz. İş seçeneklerinizi artırmak için bir yandan bilgisayarlı muhasebe kursuna giderken, diğer yandan almanca öğrenmek ve daha sonra halkla ilişkiler sertifika programı ile beraberinde dış ticaret programına katılmayı düşünüyor olabilirsiniz. Bu şekilde bir gelişim programı yapmak iş hayatından giderek daha da uzaklaşmanızı getirecektir. Hangi alanda çalışacaksanız onu hedefleyin ve emin adımlarla ilerleyin. Mezuniyet sonrasında hedefi geniş tutmak işinizi oldukça zorlaştırabilir dikkat!!!
  • HERKESE BOL SANŞLAR :)