Business

27 Şubat 2014 Perşembe

   Geçtiğimiz günlerde bir düğüne katıldım. Uzaktan mı akrabaymış yoksa dıdısının dıdısının dıdısı mıymış, yoksa topyekün hepimiz miyop muymuşuz bilmiyorum. Bir gerçek varsa o da düğün esnasında orada bulunmuş olmam.

   Bir pazar günü, birilerinin aklına uyup gittik düğüne. Düğün evi ziyadesiyle kalabalık. Ortalıkta masalar kurulmuş. 4 Kişilik masalarda sıkış tepiş yemek yiyen insanlar var. Hatta öyle ki masaya sığmamış olan bir çocuğu annesi masanın altına sokmuş. Çocuk kaşığı annesine veriyor, annesi kaşığa kuru fasulye doldurup çocuğa veriyor, çocuk kaşığı alıp ağzına götürüyor ve tekrar annesine veriyor. Süreç bu şekilde işlemeye devam ediyor. Bu durumu gören zavallı bense, her an bir savaşın çıkabileceği çıkarımında bulunuyordum.

   Etrafta yemek yiyen insanlara hizmet eden köleler var. Sürekli boş ve dolu tabakları taşıyorlar. Diğerleri ise hunharca yemeklerini yiyor ve bu kölelere emirler yağdırıyordu. 'Aptramann koş kızartma getir oğlum, aşçıya söyle bol koysun.' gibi ifadeler en hafifleri. Bu nedenle artık ayakçılar köleleştirilmişti. Biz de masalardan biri boşalınca gidip oturduk. Önümüze sürekli yemekler geliyordu. Bu sefer köleler bize hizmet ediyordu. Bu durum hoşuma gitmiş olmalı ki yemeğin bitiminde bir takım köleler tarafından ayaklarım yıkanıyor, boyun bölgeme masajlar yapılıyordu. Tamam yapılmıyordu ama gidişat o yöndeydi yani, bu ne izzet ikram azizim. Bir ülke doyar bu düğünle.

   Derken hurraa kalabalık bir anda ayaklandı. Yürüyün gelin almaya gidiyoruz. Sanırsınız ki kavga var oraya akın edicez. Gelenektendir, buralarda gelin almaya giden konvoydaki arabalara mendil bağlanır. Biz de arabayı görünce böyle bir manzara göreceğimizi biliyorduk. Fakat mendilin bitip de, arabanın sileceğine ıslak mendil bağlayacağımız hiç aklımıza gelmemişti. Ama konvoydan birileri olduğumuzu ispat edebilmemiz için bu şarttı.

   Gelin evine doğru yaklaştıkça şoförler kornalara yükleniyorlardı. Sanki 'Hahhahahh nasıl da aldık ama kızınızı' gibi nispet yaparcasına yapılan hareketlerdi bunlar. Gelin tarafı ile damat tarafı, sırf bu yüzden birbirine girebilir, bir evlilik başlamadan sona erebilirdi. Neyse, bizi karşılayan bir grup gelin tarafından vatandaş bizi bir yere oturup bir şeyler içmeye davet etti. Yanımda da 70 yaşlarında bir amca oturmuştu. 'Evlat' dedi, 'Sen hangi taraftansın?' 'Ben taraf tutmuyorum amca, iyi olan kazansın' yanıtını verince, konu nasıl oldu da amcanın askerliğine geldi anlayamadım. Eski toprak işte...

   Vakit doldu, gelini aldık arabaya bindirdik. Yolda birçok kez soyguna uğradık. Arabaların önünü kesen bir takım zibidi lobisi tarafından damat hunharca soyuluyordu. Bu da yetmezmiş gibi damat en yakın arkadaşları tarafından hor görülüyor, çeşitli işkencelere maruz kalıyordu. Bir insan niye hâla evlenmekte ısrar eder ki? İşte o an evlenmenin ne kadar kötü bir şey olduğunu anladım. Toplum bu durumu hoş karşılamıyordu. Neyseydi. Sonunda yine kornalar eşliğinde damat tarafının hâkim olduğu düğün evine döndük. Damat arabadan indi, âdettendir deyip bir poşetten avuçladığı bozuk para ve şekerleri üzerimize attı. Bir insanın kaşını gözünü yarmaya teşebbüs eden bu câni herife biri dersini vermeliydi. Ama yine boşverdim. En mutlu günüydü sonuçta. Gerçi bana pek öyle gelmedi ama, herkes bunu söylüyordu.

   Akşamında, kına gecesi ve balo birlikte yapılacaktı. Ve akşam olmuştu. Önce bir takım yaratıklar çıktı ortaya. Yanılmıyorsam gelinin bir takım akraba ve dostlarıymış. Her biri etlik tavuk gibi olmasına rağmen, daracık renkli, cafcaflı kıyafetler içerine girmişlerdi. Peki nasıl sığmışlardı? Sığmışlardı da niçin bir yerlerinden et fışkırıyordu? Sonuç olarak 500 ml'lik su şişesinin içerisine girmiş, sadece ayaklarını ve kafasını dışarı çıkarabilmiş bir tavus kuşu gibi duruyorlardı. Bu soruları hallice düşündüm. Sonra herhalde bu kıyafetleri terzi üzerilerinde dikmiştir diyerek bir sonuca vardım.

   Aradan biraz zaman geçmişti ki ellerinde mumlarla yaklaşık 15 genç kız çıktı meydana. Bunlar nispeten insana benzeyen varlıklardı. Şaka maka, heh dedim normal birileri çıktı sonunda. Fakat ellerinde mumların ne işi vardı? Orkestra da 'Yüksek yüksek tepelere' diye bir giriş yapınca, başladılar gelincağızın etrafında dönmeye. Önce değişik ritüellere göre düzenlenmiş bir ayin olduğunu düşündüm. Fakat durum çok daha vahimdi. Geline işkence ediyorlardı. Gelin müzikle ve tuhaf dönüşlerle ağlatılacaktı.

   Fakat geline aferindi. Ağlamıyordu. Ben de içimden diren kız, hadi diye destek oluyordum. Derken gelinin ısrarla ağlamadığını gören kaynana, durumu kabullenememişti. Ansızın geldi ve gelinine biber gazıyla müdahale etti. Zalım kaynana...

   Gelinin ağlamasıyla bu olaylar biraz yatıştı. Ardından damatla gelin dans etmeye başladılar. Dans edenlerin sayısı giderek artıyordu. Fakat tuhaf şeyler de oluyordu. Kız kıza dans eden bir kesim vardı. Bu bizim toplumumuza göre kabul edilebilir bir şey değildi. Derken orkestra kafayı çocuklara taktı. 'Değerli misafirlerimiz, lütfen çocuklarınızı pistten çekiniz.' Sanki yanlış yere park edilen araba onlar. Ya da sanırsınız piste uçak inecek. Tahammülsüzlüğün bu kadarına da pes dedim artık.

   Çok geçmeden, takı merasimi başladı. Gelinle damadın yanında, elinde defter olan bir kadınla, kameraman var ve kim ne takarsa kayıt altına alıyorlar. Arada kaynana ters bakışlarla, millete göz dağı veriyor, gözleriyse fel fecir okuyordu adeta. 'Hımm, ben buna çeyrek taktım, bu geldi 50 lira taktı' manasına gelen bakışlardı bunlar. Çok samimi bir toplumuz vesselam.

   Arkasından eğlence devam etmeye başladı. Artık daha oynak bir şeyler çalıyordu. Bazı tanıdıklar beni zorla oynamaya davet ediyorlardı. Bunu hep yapıyorlar. Ben de benim bilmediğim bir dans yeteneği olmalı... Israrlara uymayıp kenarda durmaya devam ettim. Sonra halaya katılmamı istediler. İyi de kardeşim kimin halasına? Ortalıkta hala falan yoktu ki. Varsa da ben tanımıyordum.



   Eğlence tüm hızıyla devam ediyordu. Fakat bu işte bir yanlışlık vardı. Ayıptı ulen. İnsandık sonuçta. Nasıl bu kadar vurdumduymaz olabiliyorduk? Şimdi soruyorum size: Sevenleri sevdiğine vermediler diye göbek atarken, içiniz cız etmiyor mu? Ben ömrümde böyle zulüm görmedim. Düğünmüş, böyle düğün mü olur? İnsanların duygularını târu mâr etmeye ne hakkınız var?

   Bu zulme artık birileri dur demeli. Ey yetkililer, Cumhurbaşkanım, Başbakanım, Meclis Başkanım, değerli Türkiye Futbol Federasyonu ve Merkez Hakem Yürütme Kurulu, sizleri göreve davet ediyorum. Gelin bu işe bir dur diyelim. Duydun mu gelin? Ohooo, kime ne anlatıyosun ki...

 

17 Şubat 2014 Pazartesi

   Bu seferki yazımda sizleri Tuhçi AVM ile buluşturuyorum. Evet, Tuhçi AVM'nin patronu Sayın Fahri TUHÇİ ile ibretlik bir röportaj gerçekleştirdim. Kendisine bu şansı bana tanıdığı için teşekkür ediyorum.

   Geçtiğimiz günlerde, bu röportajı gerçekleştirebilmek amacıyla, kendisinin ziyaretine gittim. Dükkana girdiğimde içerisi çok kalabalıktı. Herkese bir şeyler ikram edilmişti, hatta içlerinden bazıları okey oynuyorlardı. İçeride elinde çay tepsisiyle bir adam dolanıyordu. 'Bu nasıl AVM la?' sorusuyla, kafamda küçük bir boğuşma yaşadım. Sonrasında yanlış dükkana geldiğimi fark edip, derhal orayı terkettim. Bir kahvehanenin AVM'ye dönüşme hikayesi, erkenden son bulmuştu.

   Sonrasında yan tarafında bulunan asıl adrese ulaştım. Dükkanda Hasan Bey vardı. Patronunun nerede olduğunu sordum. 'Kendisiyle bir randevum vardıda.' dedim. Çok geçmeden Fahri Bey teşrif ettiler. Kısa bir tokalaşma evresinden sonra Fahri Bey'in ofisine geçiş yaptık. Kendisine kısa bir müddet te olsa, beni bekletmesinin hiç hoş olmadığını söyledim. Önce güldü. Sonra telefonuna sarılarak birilerinden iki çay istedi. 



   Sinirim bozulmuştu. Bu da ne demekti? Hemen bakışlarımı üstüne yönelterek bunun bir hakaret olup olmadığını sordum. Yine gülüyordu. 'Bir çayla bana sahip olabileceğinizi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz bayım' diyerek, fakir ama gururlu bir insan olduğumu vurguladım, altını çizdim ve kendisine sirayet ettirdim. Fakat sonrasında muhabbet uzayınca, birkaç bardak daha çayını içtim kendisinin. Allah kabul etsin. Ölmüşlerinin canına değsin.

                                  'Fahri Bey (Soldaki) ve Pek Kıymetli Eşi Hanımlar'


   Fazla uzatmadan genç iş adamıyla gerçekleştirdiğimiz röportajı sunmak istiyorum.

Soru: Faaliyet gösterdiğiniz alanlar ve misyonunuzdan bahsedebilir misiniz?

   Tuhçi Avm olarak telekominikasyon, market ve internet cafe gibi temel alanlarımızın yanında iletişim, gıda ve hizmet sektörlerinde faaliyet göstermekteyiz. Babamdan devraldığım bu dükkanı her geçen gün biraz daha büyütmek için çaba sarfediyorum. Farklı sektörlerde de faaliyet göstererek paralel bir büyüme güdüsüyle hareket ediyoruz. 

Soru: Sizin için ticarette öncelikli olarak ne gelir?

   Pek tabi olarak kar elde etmek gelir. İşletmenin devamlılığının sağlanabilmesi için bu şarttır. Kar elde etmeyen bir işletme düşünün, böyle bir işletme hizmet ya da katma değer üretebilir mi? Ya da ne kadar üretebilir? Kar bu yüzden önemlidir. Bu da bizim için daha iyi hizmet edebilmemizin sigortasıdır. Ne kadar çok kar elde edebilirsek, halka o kadar iyi hizmet edebilir ve fırsatlarımızı sunabiliriz.

Soru: Günümüz global dünyasında işletmeler için inovasyon (yenilik) sizce ne kadar önemlidir?

   Çağın gerekliliklerine kesinlikle tüm işletmeler ayak uydurmak zorundadır. 10 Yıl öncenin kafasıyla bugünü yaşayamazsınız. Yaşamamalısınız. Teknoloji her geçen gün ilerliyor. Dolayısıyla her gün değişen bir dünya var. Bu nedenle yenilik bir işletme için çok önemlidir.Yenilik yoksa ilerleme de yoktur. Yani kısacası, inovasyona ayak uydurmazsanız, ölmeye mahkum olursunuz.

Soru: Bilişim ve internet alanındaki yeterliliğinizi 10 üzerinden puanlandırırsanız 
kendinize kaç puan verirsiniz?

   11

Biraz fazla iddialı olmadı mı?

   Olmadı. Çünkü 10 üzerinden değerlendirmemi istediniz. Ben de 10'un ilk üstü olan 11'i verdim. Yani aslında mütevazilik bile yaptım. Çünkü gayet donanımlıyım. Bir teknik servisle bile boy ölçüşebilirim. 

Soru: Tavuk mu yumurtadan çıkar, yoksa yumurta mı tavuktan çıkar?

   Hayır. Yumurta fiyatlarındaki artış bizi olumsuz etkilemedi. Çünkü bunun gibi temel tüketim maddelerinde, talep esnekliği, fiyatlardaki dalgalanmalardan fazla etkilenmez. Tabi bunun yanında biz kanatlı hayvan ve yumurta üreticiliği sektöründe de faaliyet gösteriyoruz. Bunu baz alırsanız, bu fiyat artışından avantajımız bile oldu. 

Soru: Böyle sektör adı mı olur?

   Kanatlı hayvan ve yumurta üreticiliği alanındaki en büyük dezevantajım, her işe yetişemiyor olmam. Bu nedenle biraz sınırlandığımı söylemeliyim. En büyük avantajımız ise, talebin çokluğu ve fazla rakibimizin olmaması. Rekabetin olmayışı bu işi biraz daha cezbedici kılıyor.

Soru: Benim gibi güçlü, kuvvetli, zeki, ahlaklı, çevik, yakışıklı, sempatik ve mütevazi bir insanın eniştesi olmak nasıl bir duygu?

   'Bu soru karşısında memnuniyetinden olmalı ki, boğazına bir şeyler dizildi, bir şey diyemedi ve gözleri doldu kendisinin.' 

Soru: Ne olacak bu Shakhtar Donetsk'in hali?

   Artık peşin çalışıyoruz. Faaliyette bulunduğumuz sektörler itibariyle, sürekli yenilenen bir ürün portföyümüz var. Bu nedenle sıcak nakit akışının olması, bizi biraz daha rahatlattığı gibi, sürekli olarak yeni kalem mallar tedarik etmemizi sağlıyor. Bu nedenle döner sermaye çarklarının daha hızlı dönmesi anlamına geliyor.

Soru: Geleceğe yönelik planlarınız nelerdir?

   Dünyayı ele geçirmek.. (Kimin eniştesi?)

2 Şubat 2014 Pazar

   Adettendir, aşağı yukarı her blog yazarının yaptığı gibi ben de bir kitap tanıtımı yapayım. Aslında tanımayan yoktur da, yine de değinmek istediğim bazı hususlar var. Kitabı yakın zaman içerisinde yedim, içtim, sindirdim. Üstüne de bir keyif kahvesi içtim. Şifa niyetine...

   Bu kitabı okuyan çoğu insan, birilerine bu kitabı tavsiye ederken 'tek solukta' okuyacaklarını söyler. Evet, bana da öyle dediler. Sonuç mu? Az kalsın ölüyordum. Tek solukta okumakta neyin nesiymiş? Ben tek solukta ancak yarım sayfa okuyabildim. İnsanlarla dalga geçtiğiniz yetmedi mi?

   Bu tür sözlere itibar edilmemesi gerektiği hususunun, ısrarla altını çizmek istiyorum. Yok efendim elinden düşürmeyeceksin, yok efendim başucu kitabın olacak falan hepsi yalan. İnanmayın sakın. Memlekette sahtekar dolu. Elinizden pek tabi düşürebilirsiniz. Bunun yanında başucunuzda duracak falan gibi sözler de tamamen provokasyon amaçlı. Hani çocukların tekerlemeleri vardır. Birinde ne diyordu? Portakalı soydum başucuma koydum vesaire vesaire. Bunlar birtakım uydurma laflardır. Daha çocukken bize empoze etmişler. Ama ben bunları yermiyim? Kat'iyen hayır.

   Gelelim kitaba. Kitap Da Vinci Şifresi. Yıllarca best seller listelerinde zirveye oynamış, zirvede kalmış bir kitap. Haliyle bana da o kadar methetmişlerdi ki okumadan geçemedim. Hemen kitabı bulup okumaya başladım. Bir başladım pir başladım. Hatta öyle başlamışım ki sayfalarını bir topaç misali çeviriyorum. Öyle çeviriyorum ki evin içinde cereyandan kapılar pencereler çarpıyor, salonda hortumlar oluşuyor, açılan musluklardan girdaplar zuhur ediyordu. Fena sarmıştı. Tam benlikti yani.



   Değişik vurgulamalar. Paganlar, mason ünlüler, kilise bağlantıları zaten epeydir kafa patlattığım konulardı. İşin içine bir de Dan Brown'ın usta anlatımı girince kitaptan kopmak mümkün değildi. Bu konular hakkında önceden bilgi sahibi olmayan insan için belki sıradan bir kitap olabilirdi. Fakat adeta benim için yazılmıştı. İllüminati, Sion tarikatı ve daha niceleri vardı. Daha ne olsundu. Da Vinci, Isaac Newton ve Victor Hugo artık tanınan yönlerinden çok farklı rol üstlenmişlerdi. Bağlanmıştım kısacası.

   Artık kitapla aramda duygusal bir bağ gelişmeye başlamıştı. Evdeki okumalarım yetmiyordu. Ben de yolda geçirdiğim zamanı değerlendirmek adına yanımda taşıyordum. Bir gün kitabı yine yanıma aldım, koyuldum yola. Dolmuşuma bindim, boş bir yer bulup oturdum. Hevesim üstümdeyken hemen kitabı açıverdim ve okumaya başladım. Biraz okuduktan sonra yanımda bir amca beliriverdi. Adam yanıma oturmuş fakat ben farkında değilim, öyle kaptırmışım. 

   Okumaya devam ediyordum. ''Evlat'' dedi yanımdaki amca. ''Ne okuyorsun sen?'' Belli ki muhabbet etmek istiyordu. Fakat ben de kitaba devam etmek istiyordum. Başımdan savmak için ''kitap okuyorum'' amca cevabını verdim. ''Bir adı var mı?'' diye sordu. Nasılsa bilmez de susar diyerek ''Da Vinci Şifresi'' yanıtını verdim. Vermez olaydım. Tam o esnada içimdeki kaşifi öldüren cevabı aldım...

   DOĞUM TARİHİDİR DOĞUM
   Normal şartlar altında bu tür cevapları kendim verdiğim için bu sözlerin böylesine kan dondurucu etki yapabildiğini tahayyül edemiyordum. Fakat sen yaşını başını almış adamsın. Da Vinci Şifresi'ne ''Doğum tarihidir doğum'' demek de nedir? Bu cevabı alınca, gözlerinin içine sert sert baktım. ''Bakışlarım sana biraz cesaret verdi mi amca?'' diye sordum. Pek kafa bulacak birine benzemiyordu. Hem kafayı kim kaybetmişti de o bulacaktı? Ama artık ok yaydan çıkmıştı.

   Bu noktadan sonra okumaya konsantre olamazdım. En iyi yaptığım şeyi yapmaya karar verdim. Makara yapmalıydım. Amca dedim. ''Aslında haklı olabilirsin, fakat ben Da Vinci'nin şifresini daha çok Leonardo1234 gibi düşünmüştüm'' dedim. ''Olabilirdi fakat her şeye farklı şifre koymaz bence'' dedi. Ve ekledi. ''O dediğin çok uzun, mesela banka kartı şifresini bir düşün, 4 haneli koymuş olmalı'' dedi. Sonrasında iki damla yaş süzüldü, gözlerimin pınaarına, pınaarına, pınaarına... 

   Artık bu muhabbetin önüne geçilemezdi. Dan Brown'ın kastettiği paganların, kiliseyi ele geçirme çabalarının, dünyaya hükmetme arzularının, anagramların, kriptekslerin, opus dei'nin gözümde zerre yeri kalmamıştı. Robert Langdon, Sophie, Jacques Sauniere, Teabing, Fache, Silas ve niceleri gözümde öylesine küçülmüşlerdi ki artık cin ali bile daha ciddi bir yapıttı benim için. Sion tarikatı, kutsal kase ve Da Vinci'ye ise girmiyorum bile. 

   Amcayla kitap hakkında konuşurken ve tam da saçmalığın nirvanasına ulaşmak üzereydik ki ön koltukta oturan, benden bir kaç yaş küçük bir kız, ''o kitabı boşuna okuma bence filmi var onun. Çok güzel, Tom Hanks oynuyor hatta'' diye çıkışarak bana acıyan gözlerle bakıyordu. Artık tam bir enayiydim diyebilirim. Amcanınsa kıza ''ee şifre neymiş?'' diye sorması bendeki kayışın kopmasına, devrelerimin yanmasına ve kulaklarımdan dumanların çıkmasına vesile oldu. Adeta beni benden aldı. Hemen şoförden müsait bir yerde durmasını istedim. Fazladan on dakika yürümek, psikolojimden daha değerli değil ya! 

   Bir daha dolmuşta kitap okumak mı? Aman, aman... Uzak dursun. Hem lakalardan ve kasislerden geçerken gözlerinin şaşı olma ihtimalini de göz önünde bulundurmalı insan. 

   Ayrıca bu espriyi dolmuştakilere yapmadığım için bin pişmanım, aslında müstehakmış onlara bilemedim: